Sizlere uzun zamandır seslenemediğim için gönlümde hafif bir burukluğun varlığından bahsederek yazıma başlamak istiyorum. En son ne zaman içimi döktüğümü hatırlayamadığım için sizlere sormak isterim: ”Nerede kaldık bu hayat hikayesine?”

Dostlarım, zamanın akışını durdurmayı geçtim; yavaşlatmak ve doyasıya yaşamak isterdim. Ama ne mümkün! Hayatın içine bu kadar hızlı düşmek, neyin nesiydi bilemiyorum ki… Küçücük omuzlarımda taşıdığım, gönlümden büyük sorumluluklarımı her sabah yüklenerek günün koşuşturmasına başlıyorum. Eve geldiğimde ise her şeyi kapının dışında bırakıyorum. En azından bırakmaya çalışıyorum.

Gözlerimi kapattım. Arka fonda çalan o güzel müziğin tonlarına eşlik etmeye çalışarak, parmaklarımı serbest bıraktım. Yalnızlığın vermiş olduğu hazzı yaşamayı ne kadar özlemişim bir an bunu fark ettim. Bilirim ki, sizler benimle birlikte burada sevinçlerime ve acılarıma şahit oldunuz. Kalemimden birebir neler hissettiğimi okudunuz. Kim bilir belki de kimi zaman kendinizi buldunuz. Belki de yazdıklarımdan çok farklı anlamlar çıkardınız. Aslında önemli olan bunlar değildi. Hislerimizin ortak olmasıydı. Ve şimdi bu acıların nasıl geçtiğini -evet kanaya kanaya da olsa, yavaş yavaş da olsa- ve sevinçlerin daimi sonsuzluğunu -bir an yeter kahkaha atmanıza, yeter ki sevdikleriniz yanınızda olsun- size hatırlatmak isterim.

Son bir yılda hayatın getirilerinden dolayı çok hızlı ve zorlu değişimlerle mücadele ettim. İnsanın çok çeşitli dönemleri oluyor. Bu da benim en zorlu süreçlerimden biriydi. Yeri geldi, yalnız olsam bile gözyaşlarımı tuttum; içime ağladım. Yeri geldi, bir omuzun üzerine başımı yasladım. Ben anlattım, onlar dinledi. Yorumda bulunmadılar. Zaten hiçbir zaman konuşmalarını istemedim. Sadece anlatmak istedim. Artık kendime değil de, bir başkasına sadece anlatmak istedim.

Şimdiyse o günlerin bir çoğunu geri de bıraktım. Ardıma dönüp bakıyorum; ne gözyaşları, ne kalp kırıklıkları… Baktığım zaman ruhumun parçalarını yerden tek tek toplarken kendimi buluyorum. Affetmek nasıl yüce bir duyguymuş. Kızgınlıklar, kırgınlıklar, yaşanan iyi kötü duygular unutulmuyor. Ama affedebiliyoruz. Ben affedebilmeyi bu kadar acı bir şekilde öğrenebileceğimi düşünmezdim ama öğrendim. Biliyorum daha yaşayacağım çok fazla acı, tatlı durumlar olacak. Ama sanıyorum ki, çok daha farklı bir pencereden bu yaşananları kavrayacağım.

Ben iyiyim, biraz yorgun ama umutlu. Yaşama tutunmuş; hayatını kendi ayakları üzerinde durarak sürdürmeye çalışan bir kadın gibi yaşamaya devam ediyorum. ”Ben ne ara büyüdüm?” diye kendime soruyorum. Para kazanıyorum. Doyasıya harcıyorum. Eve geliyorum iş bitmiyor; önce yemek derken, haftada bir gün dip bucak ev temizliği yapıyorum. Sokağa çıkıyorum insanları izliyorum ve onlara dokunuyorum. Kedileri daha fazla seviyorum. Hatta onlarla dertleşiyorum. Haftada bir iş dönüşü vapur yolcuğu yapıyorum. Gün batımında Anadolu Yakası’na geçerken, martıları izliyorum. Rüzgarın tenimde bıraktığı o hoş duyguyla gülümsüyorum. İnsanlar arasına karışıyorum. Kimi zaman kızıyorum kimi zaman hak veriyorum. Sevdiklerimi arıyorum. Görüşebildiklerime sıkıca sarılıyorum. Kahve ısmarlıyorum. Yoga yapıyorum ve kalbimi açıyorum. En güzeli de ne biliyor musunuz? Her günün sonunda yatağıma girdiğim de ”Teşekkür ederim” diyerek gülümsüyorum ve uykuya dalıyorum.

Minnet duygunuzu ne olursa olsun asla kaybetmeyin.

Umut dolu yarınlara sevgili dostlar,